DOLAR 15,9467 0.27%
EURO 16,7782 0.09%
ALTIN 927,14-0,12
BIST %
BITCOIN 476315-0,57%
İstanbul
19°

AÇIK

  • HABERLER
  • SERVİS 1
  • FİNANSİF
  • İNTERAKTİF
  • HESAP
Pencerede gördüğümüz hayalet: Sıdıka

Pencerede gördüğümüz hayalet: Sıdıka

ABONE OL
Eylül 10, 2021 03:36
Pencerede gördüğümüz hayalet: Sıdıka
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Atilla Atalay’ın Sıdıka’sı ilk olarak 90’ların başında çeşitli mizah dergilerinde yayımlanmış devamında (1997’de) televizyona uyarlanmıştı. Jingle’ı ve çekirdek aileyi ekranlara taşıyan uyumlu oyunculuklarıyla hatırlanan dizi, kısa sürede fenomen olmuş, esasında bir kültürel karşılık haline gelmişti. Sıdıka, büyük şehrin kenar mahallesinde ve geleneksel aile yapısında ezilen (hatta ezilmeyen çünkü ezilmek için evvela var olmak gerekir) kadını öykülüyordu. Nazım Hikmet’in “sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen” dizesi ile kadınların toplumsal konumuna dair çarpıcı tespiti Sıdıka’da da geçerliliğini korurken Sıdıka’nın şehirde kurulan sofradaki yeri yine öküzden (abisi Samim’den) sonra gelmekteydi. Sıdıka, sosyoekonomik çıkarımları zengin yapımdı. Büyük şehirdeki dönüşümün, Atalay’ın deyişiyle “kazmapolit” kenti fotoğraflıyordu adeta. Odakta geleneksel aile yapısı ve sınıfsal konum vardı. Üstelik Sıdıka’da tutuculuğun en baskın hali boğuk aile atmosferinden ziyade ekonomik koşulların kuşaklar boyu değişmeyeceği gerçeğinde yatıyordu. Yani bir bakıma Sıdıka görünmez bir kast sistemine işaret ederken, bu sistemde ezilenin de ezileni kadının kısıtlanmışlığını vurguluyordu. Sıdıka’nın sınıfsal konumu pencere gerisinden kurduğu hayaller ile açıklanıp oraya çivilenmişti sanki!

Saka ailesiyse “orta karar” diyebileceğimiz bir aileydi. Baba Zekeriya Saka, hemen her akşam “bir büyük” içebiliyordu. Evleri sobalıydı ama iyi kötü bir arabaya sahiptiler. Sıdıka nadiren de olsa evden çıktığında, hani biraz da iffetini toplu taşımaya teslim etmemek için taksiye binebiliyordu. Nedir ki bu durum dönemin (yazılıp yayınlandığı 90’lar ilk yarısının) mazbut aile tanımına uyum sağlıyordu. Tüm taksilerin Doğan yahut Şahin model olduğu, doğalgaz kullanımın yaygınlaşmadığı, evlere internet bağlanmadığı ve yoksul mahallelerde konfeksiyon atölyelerinin bugünkü anlamıyla “merdivenaltı cehennem” vasfına bürünmediği, sömürü yoğun bir mekân olmasına karşın Ahmet Kaya parçalarındaki (örneğin 91’de piyasaya çıkan sözleri Yusuf Hayaloğlu’na ait Tezgahtar Nebahat’ta) tınılar eşliğinde sıcaklığın da yitmediği, umutların suya düşmediği bir tarihsel kesit… Özellikle son örnekten devam edebileceğimizi umuyorum. İç politikanın Ahmet Kaya şarkılarında özetlendiği, dış politikanın ise Sıdıka’nın da her fırsatta burnunu soktuğu ancak bugünkü kadar uluorta konuşulmadığı, diğer bir deyişle “büyük resimler”in kabak gibi görülmediği, “dünyayı yöneten aile” listelerinin böylesine pervasız pervanesiz havada uçuşmadığı yıllar.

90’ları Ahmet Kaya ile anmak nice popçu dururken belki ilginç gelecektir ancak “arabesk-protest” (biraz ondan biraz ondan) bir türü kitlelere taşıyan, isyankar söylemini halkla buluşturan sanatçı özellikle metropollerin bastırılmış özlemlerine yakıştırılabilir; dahası bugün artık orta sınıftan muhaliflerce betonuna, keşmekeşine ve elbette bunların gölgesinde yoksulluğuna burun kıvrılan Avrupa yakasının çarpık büyüyen ilçeleri “içerideki hayat” ile Kaya’nın haykırışına yazılabilir. Gerçi 12 Eylül sonrası toplumsal gelişmeleri çok boyutlu incelemiş yazarlardan Can Kozanoğlu, dönemin nabzını en iyi yakalayan müzisyenin “yaşanmayan aşklar” söylemiyle Sezen Aksu olduğunu ileri sürüyor. Dahası Aksu’nun Ada Vapuru, Hadi Bakalım Kolay Gelsin gibi hareketli parçalarıyla Yeşilçam melodramlarının neşeli sahnelerini canlandırdığını belirtiyor (1992, s.79-88). Aksu diskografisini bir bütün değerlendirdiğimizde anlamlı gelen bir yaklaşım. Yahut aynı denkleme Kaya parçalarını da yerleştirebiliriz. Kaya’nın idam ve işkenceyi gündemleştiren “iç karartıcı” parçaları dışında Fosso Nejdat, Çek Mustafa Çek gibi bir karakteri öyküleyen eğlenceli ve muzip şarkıları da bulunuyor. Fakat şüphesiz Aksu ile Kaya’nın popülerlikte ortaklaşsalar dahi farklı duygulara seslendiğini söylemeliyiz. Bu bağlamda Aksu’nun yaşanmayan aşkları ile Kaya’nın yaşanan acılarını kıyaslamak ve hangisinin daha gözde olduğunu belirlemek gerekir. Açıkçası ben dönemin popüler iklimini deşmektense yeni bir satha geçip Sıdıka’nın çevresel koşullarını betimlemekten yanayım.

Sıdıka, çıkılamayan bir mahallede, aşılamayan bir semtte yaşıyor. Soba borularının yoksulluğun koçbaşı gibi camlardan fırladığı, pencereden pencereye ipler atılıp çamaşır asıldığı daracık sokaklar, dış cephesi sıvanmamış evler… Bu betim, dönemin mizah dergilerinin metropole ilgisini de önemli ölçüde açıklıyor. Çünkü bu dönemde çarpık kentleşmenin, anormal büyümenin Avrupa hayalleri ile çatıştığını, hatta bazı kesimlerce utanç vesilesi sayıldığını görüyoruz. Ali Şimşek, 90’lardaki mizah dergisi anlayışını toplumsal değişim ile ilişkilendirerek Leman dergisi üzerinden inceliyor ve Yeni Orta Sınıf Sinik Stratejiler adlı çalışmasında sinik ironik bir dilin bu dergi karakterlerinden doğup palazlandığını öne sürüyor.(1) Bununla birlikte altyapı yetersizliği, trafik sorunu, hava ve gürültü kirliliği Atalay’ın kalemine de yansımış. Sıdıka’nın yağmurlu bir günde Merter’deki halasıgile ziyaretini ölüm kalım mücadelesi biçiminde geçirmesi yine on milyonluk şehir nüfusunun 2000’de yirmi milyona fırlayacağını öngörmesi tüm handikapları katmerleyen bir kötümserliği ifade ediyor (1994, s.15). Aslında bir bakıma dişe dokunur ilk tespiti de Ahmet Kaya şarkılarında karşımıza çıkan ve kent yoksullarının gündelik yaşantılarının teşhiri anlamında ele alabileceğimiz çıplak hayatın sosyal bir gerilime malzeme verdiği yönünde yapabiliriz. Kültürel bakımdan dışarıdan bakan ama sınıfsal bakımdan içeriye ait olan/olması beklenen aydın kesim merdiven altının yanı sıra pencere ardında bir sıkışmışlık, bilinç taşınması icap eden bir atıllık irdeliyor, sosyal hareketlilikle çelişen bir felç hali yakıştırıyor. Metropolün, yoğun göç alması ve zorlaşan geçim koşulları nedeniyle çalışan kadını yarattığı/dayattığı bir süreçte “okuldan alınıp pencere ardına hapsedilen kadın” bağlamı ilgi çekiyor ve beklendiği gibi cehaletin, geleneksel aile yapısının tam karşısına yazılıyor. Bu tutumu Atalay’ın Sıdıka’sı ile sınırlandıramayız, dönemin yoksulluğa bakışı sıkça cehaletin altını çiziyor. Üniversitelerin ağırlığını kaybetmediği o yıllarda dış politikadaki entegrasyon hedefine uygun şekilde okumanın, kendini geliştirmenin çare görülmesi şaşırtmıyor. Dolayısıyla Sıdıka’nın okumamış haliyle bir cimcime, “bir zehir” oluşu, okuduğu takdirde kendini kurtarabileceği, hali hazırda kendini kurtardığı ama “ailesi yenildiği için yenildiği” sonucunu ortaya koyuyor. Burada “toplumsal bir iyileşme” vaazından söz edebiliriz. Sıdıka sivri çıkışlarıyla yalnız kendini değil tüm Saka ailesini özgürleştirmeye çalışıyor. Politikayla ilgilenen, dünya gündemini yakından takip eden, uzay çalışmalarından eğitim sistemine nice meseleye kafa yoran Sıdıka “bu bilgiler gerçek hayatta ne işimize yarayacak” itirazının karşısına dikilerek “geniş vizyon”u temsil ediyor ve bu vizyon doğrudan belirtilmese de yoksul yığınların kurtuluşu gibi algılanıyor. Burasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Magandalık ile okumuşu ayıran satırları Tabanca icat oldu başlıklı öyküde bulabiliriz.

Safiye: Oğlu mu matematikten on almış, anlamadım kız…

Sıdıka: Aman anne, o herifin oğlu nasıl fen lisesine filan girip matematik problemi çözsün… Herif her şeye tabanca sıkan ayının teki… Sorunca “seviniyörüm, duykulaniyörüm” diyo… Bir Türk bilim adamı yapay beyin icat ederse anca kurtulur o herif… ” (s.135)

Lafı fazla uzatmadan Sıdıka’nın bariz özelliklerini sıralayıp günümüze gelecek, çağımızın “misyon ve vizyon” lakırdısı çağdaş Sıdıka’larda ne alemde kısaca bakmaya çalışacağım.

PENCERE KENARINA TÜNEYİP İÇERİ VE DIŞARI BAKAN SIDIKA AİLE-TÜRKİYE’Yİ ÇÖZÜMLERKEN…

Sıdıka dizisinin metnine yakın bir titizlikle uyarlandığını ve kelime oyunlarının olduğu gibi korunduğunu not düşerek başlayalım. Öyle ki bugün öyküleri okuduğumuzda Hasibe Eren’in, Füsun Demirel’in sesini duyuyoruz. Kuşkusuz siyasi göndermeler törpülenirken televizyonda iş yapması garanti Sıdıka-Kenar ilişkisinin kanırtıldığını ekleyebiliriz. Ancak esas meselenin başka bir dilden konuşan Sıdıka ve ona başka bir dilden cevap veren annesi Safiye olduğunu, dizinin bu başkalığı başarıyla yansıttığını görüyoruz. Bu başarıda senaryonun Atalay’ın kaleminden çıkması rol oynuyor. Sıdıka öykülerinin derlendiği kitaptan basit bir örnek verelim. Safiye çiçekleri birbirine kışkırtan Sıdıka’ya şöyle sesleniyor:

Araştırma yapıyomuş… Paris Elida labratuarı mı kız burası?” (s.76)

Karakter ve örgüdeki niteliklere geçtiğimizde tam da buradan yol almamız gerektiğini düşünüyorum. Sıdıka ve Safiye, bir kenar mahalleye aykırı kaçan karakterler. Yine bu aykırılık, aralarındaki ana-kız ilişkisinin geleneksel aile yapısının izdüşümü olmasıyla dengelenmiş. Sıdıka aksi cevaplar verip çemkirirken anne Safiye onun anladığı dilden konuşabiliyor, tek enstrümanı zannedildiği üzere terlik veya attırmakla tehdit ettiği baba dayağı değil. Bu durum dizide kadınları ve kadınlar arasındaki gergin ilişkiyi belirleyici kılıyor. Safiye, Sıdıka’nın gelişimini engelleyen bir karakterken aynı zamanda kendi gelişimi engellenmiş bir kadın yani özünde “muradına erememiş bir Sıdıka” o ya da Sıdıka belki genç bir Safiye… Aynı entelektüel dağarcıktan beslenmeseler bile aynı dili konuşmaları, atışmalarının gerçekçi ve politik yanını destekliyor. Kadınların kurtuluşu ailenin ve insanlığın kurtuluşuna bağlanır, dahası müreffeh bir ülkeye varırız buradan! Sıdıka ile Safiye arasındaki çekişme Yeşilçam klişelerine de göbekten bağlı… Öncelikle büyük şehirde kirlenmeye müsait (kuvvetle muhtemel beyaz giyinmiş) iffet mevzu bahis ve onu korumak isteyen bir “çilekeş ana” var. Burada annenin iffete yaklaşımının mizahi bir çizgide seyretmesi ile Yeşilçam melodramlarından ayrım söz konusu fakat ana fikrin büyük şehre tutunma ve arı kalma mücadelesine yüklendiğini görüyoruz. Sıdıka öyküleri keyif veren kelime oyunlarının yanı sıra 90’ların siyasal ve sosyal özeti biçiminde okunabilir. Söz gelimi Sıdıka toplumsal sıkışmayı şöyle genellemekte:

Kızlar koca bulup yavrulamaya, erkekler sıfır Tempra alıp, koyu Fenerbahçeli olmaya mı geliyo bu dünyaya? Yaşam dediğin sanattır… Sırf evin içinde geçse bile…” (s.76-7)

Milletçe yedik kafayı be… Karılar Magnum diye yalanıyo, herifler otomobil…” (s.100)

Bir diğer örnekte bu kez siyasi açmazlardan bahsediyor:

Kızlar zengin koca bulmaya, erkekler kurnaz olup köşe dönmeye, arada bi Alman hocalar, Bulgar antrenörler desteğinde “Avrupağğ duy sesimizi” demeye geliyoruz şu dünyaya…” (s. 36-7)

Çok değil birkaç yıl içinde, üstelik “vur kır parçala” ekolünün temsilcisi Fatih Terim öncülüğünde Euro 96 Futbol Şampiyonası’na katılmaya hak kazanan milli takım, bu tezahüratları araba camlarından sarkılması suretiyle sokağa taşırmış ve bir kompleks haline gelen “Avrupa’nın kulak tıkadığı sesler” (bugün ise Avrupa bizi kıskanıyor söyleminde aynı üç kâğıda rastlıyoruz) geçici bir süreliğine duyulmuştur. Alman hoca ve Bulgar antrenör göndermesi de başka bir kompleksi ortaya koyuyor. Terimler falan güzel ama tek başımıza başaramıyoruz! Siyaseti kuru bir hamasetle, “vur kır parçala” ile bağdaştırmışız. Sıdıka, işte bu tespitleri evindeki mikro Türkiye’yi, aile-Türkiye’yi gözlemleyerek rahatlıkla yapabiliyor. Sıdıka öte yandan oldukça sivri bir karakter… Bastırılmış, susturulmuş; sağlıklı bir iletişim lüks görülmüş ona. Ne yapsın gariban, saksıdaki çiçeklerle konuşup onları birbirlerine karşı dolduruyor! Sıdıka’yı kaderine razı gelmiş bir ev kızı olmaktan ayıran da bu ya! Çiçekleri sulamakla yetinmiyor, iletişim kuruyor Sıdıka. Kışkırtıcı bir dili var, dayak arsızı ile sevimli çatlak arası bir yerde… Sabahları ve öğleleri baskılar onu yıldıramıyor, bir yerlere tutunuyor daima, söküp atılamıyor. Akşamları ise yatağına uzanıp karaladığı günlüğe ve pencere kenarına sığınıyor. Ancak içe kapandıkça dışarıya saldırgan bir üslup ile yöneldiğini söylemek mümkün. Örneğin abisi Samim’i (Hakan Tanfer) sürekli aşağılıyor. Üstelik aşağılamak için abisinin kötülük yapmasını beklemiyor. Kendisine asılan Kenar’ı (sırasıyla Şafak Sezer, Ümit Çırak ve Yaşar Kurt canlandırıyor) ise ciddiye almıyor, dengi görmüyor. Bu küçümseyici tavrın ardında zihinsel bir kopuş yatıyor diyebiliriz. Sıdıka, Saka Ailesi’ni reddetmiş fakat fiziken evin bir parçası… Sofrada yeri öküzden sonra gelmesine rağmen aynı zamanda demirbaş olduğundan ve koşullarını değiştiremediğinden, sözünü kimseye geçiremediğinden giderek saldırganlaşıyor. Zincire vuruldukça asileşiyor. Yanıltıcı görüntünün aksine kabullenmiş, bezgin bir Sıdıka yok, kimliğini kazanmak için savaşan delidolu bir kadın var öyküde.

‘ERKEKLER, BİZİM ERKEKLERİMİZ!’

Sıdıka’nın çekirdek erkekleri ise hayli kaba çizilmiş. Yanı sıra aile dışından Sıdıka’ya “muhabbet” ile yönelen Kenar da karikatürize… Elbette öykünün mizah dergilerine (Hıbır, Hbr Maymun vs.) yazıldığını ve metinde karşımıza çıkan gözlemci anlayışın yazarın piştiği ekole, yani 70’ler dergiciliğine dayandığını değerlendirebiliriz. Erkeklerin pozisyonu Yeşilçam klişelerinden ve bununla birlikte politizasyonun zirveye varıp öte yandan erotik film furyasının patladığı marjinal 70’lerden izler taşıyor. Zekeriya ve oğlu Samim Saka her dönem karşımıza çıkabilecek tipler. Oysa bir hinlik gözümüzden kaçmıyor! Bu iki karakterin dahası, Kenar’ın adını aldığı kenar mahalle ile özdeşleşmeleri, göbeğini kaşıyan, sırtta atlet, elde piknik tüpüyle dolaşan çizimi karşılamaları bakımından da yeni ve güçlü bir anlam kazanıyor. “İffet” (Kartal Tibet, 1982) filminde (ve 70’lere, 80’lere ait birçok filmde) meşhur bir piknik sekansı vardır. Bir pazar sabahı kamyon kasasına doluşan mahalle halkı neşeyle mesire yerine gider. Şarkılar söylemekte, oyunlar oynamakta tabiri caizse kendilerine ait olanı -eğlence haklarını- almaya doğru akmaktadır. İffet (Müjde Ar) burada mahalleden tanıdığı yakışıklı Cemil ile yakınlaşır ve olaylar gelişir. Cemil (Faruk Peker) evleneceği vaadiyle kandırıp İffet’e tecavüz eder. Dedikodular alıp yürüyünce kasap babası (Necdet-Ahmet Evintan) kızını reddeder, sokak ortasında acımasızca dövüp kovar. Baba “namuslu mahalle”nin de divan üyesi olduğundan genç kadın yalnız aile evinden değil, mahalleden de sürülmüştür. Ancak İffet krizi fırsata çevirip aklını kullanır ve kendini yok sayan erkeklere duyduğu kini kuşanarak gösteri dünyasında tırmanışa geçer. Nihayet onların anlayacağı dilden konuşmaya başlamıştır. Diyebiliriz ki Kenarlar, Zekeriyalar o filmde de mevcuttur ve mahalle aşağı yukarı aynı mahalledir: Dedikodu düşkünü, tacizci, istismarcı.

Sıdıka’da erkeklerin salt kötü ve aciz çizilmeleri İffet’teki mahallenin artık tam manasıyla hedefe konduğunu, çizgi pijamalı, kirli sakallı lümpenlerin ıslah edilemeyecekleri anlaşılınca dışlandığını sergilemektedir. Kenar belki bir Cemil değildir veya Zekeriya Saka İffet’in babası kadar acımasız sayılmaz, döver kırar fakat evden atmaz. Yine de bu sosyal ağ reddedilmiştir bir kere. Bu ret bir bakıma pikniğin ve dolaylı olarak varoşların kabından taşma hamlesinin reddidir. Sıdıka anlatısı da kabuğunu kırmaya çalışan genç kadın direnişinin ötesinde onu hapseden kenar mahallenin dikenli tellerini göstermektedir. Artık eski neşeyle gidilmez pikniğe, gidildiği takdirdeyse “iddianame” hazırdır. Mine Kırıkkanat’ın İstanbul sahillerinde piknik yapanlara yönelik çirkin ifadelerini hatırlayalım. 2005 yazında şöyle yazıyor Kırıkkanat:

“Sahil Yolu’nda ise, kilometrelerce uzunluktaki çim alan kenarından geçen arabalardaki seyircilerin görüş zaviyesinde olduğundan, manzara da mangal düzeyindedir: Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!”

Gözlemlerini fizyolojik çıkarımlarla destekleyen(!), medeniyeti balık pişirmekten ibaret gören ve belli ki dört başı mamur bir Akdeniz insanı olmayı arzulayan yazar devamında Ümraniye’nin sahile inmesinden, vatandaşın rahatsız olmasından filan dem vurup sözü şöyle sürdürüyor:

“İstanbullu olmayan kim varsa orada: Son beş yılda 4.5 milyon artıp, 3 milyonu İstanbul’a akan nüfusun güruhu çimde etleniyor pazar günleri. Tabii ki onların da eğlenmeye, dinlenmeye hakları var. Ama burada mı, böyle mi?” (2)

Baştan sona nefret suçu işlenen bu yazıda Saka Ailesi de yer bulabilir! Bu uzun ve bana kalırsa epey rahatsız edici alıntıyı günümüzdeki değişimi daha açık ifade edebilmek için buraya aldım. Saka Ailesi’nin sahildeki şu meşhur mangalda külünü ayırtması ve “geleneksel aile” söyleminin Doblolu-Tuğralı bir düzlemde yeniden üretilmesi siyasi iktidarın Sıdıkalık ile ilişkisini belirliyor ve Sıdıka’nın yanı sıra ailesindeki erkeklerin değişimi de irdelenmeyi hak ediyor.

Ana akım anlatılarda Sıdıka’ya hayalet silikliğinde değil, kanlı canlı rastlanması sürpriz sayılmaz. Bugün kullandığımız anlamıyla politik doğruculuğun cılız örneklerini veren Sıdıka, hassasiyetlerini güncellediğini, örneğin eşcinselleri (eskisi kadar) aşağılamadığını yahut kadına şiddeti övmediğini iddia eden medyaya uygun bir karakter… Aynı sivrilikte değil, bir duruma indirgenerek, bir bakıma köşelerinden kurtularak sunuluyor. Kaldı ki bırakalım günümüz anlatılarındaki temsiliyetini bizzat Sıdıka’nın televizyon macerasında ehlileştiğini söyleyebiliriz. Günlük diziden haftalığa, ana haber öncesinden prime time’a taşınan ve seneler sonra, 2003’te ekrana döndüğünde “yarım kalan” bir yapım…

‘JET SOSYETE’DE ‘MELÜKE: AKTİVİST, POPÜLİST VE AİLEDEN

Sıdıka olma hali televizyonda, güldürüye yaslanan romantik yaz dizilerinde yahut geniş aile anlatılarında bir biçimiyle karşımıza çıkıyor. Çeşitli düzeylerde izliyoruz Sıdıkalığı ve çoğu zaman ayırt edemiyoruz. Ayırt edemeyişimiz, şematik bir dejavu yaşamayışımız televizyonun başarısı… “Dönüşüyoruz, çağa ayak uyduruyoruz” yanılgısını iyi pazarladıklarından, kendisi de bir karikatür olan ancak gerçekliğini böyle kazanmış Sıdıka ilk bakışta akla gelmeyebiliyor. Buna karşın mizahını yüzeysel işçiliğe ve tipleme istismarına dayandıran Gülse Birsel’in yazıp Hakan Algül’ün yönettiği, ilk bölümü 2018 Şubat’ında yayınlanan Jet Sosyete’yi ayırabiliriz. Çarpık bir sınıf atlama öyküsü Jet Sosyete… Bir tekstil firmasında, züppe oğlanın tasfiyesi sonucu genel müdürlüğe terfi eden, yine oğlun boşalttığı villaya taşınıp patronla komşu olan Yaşar’ın (Çağlar Çorumlu) ailesini konu alıyor. Soyadları gibi Yüksel’en ailede anne rolünü Safiye (Derya Karadaş) üstlenmiş. Bu ad, görüldüğü gibi Sıdıka’nın annesinin de adı aynı zamanda. Sıdıka’yı canlandıran Hasibe Eren bu dizide iki ayrı karaktere (Şennur ve Pelin) hayat veriyor. Sıdıka’mız ise bu kez Aslı Bekiroğlu… Melike, “Toatlı” eniştesi Yaşar’ın şiveli seslenişiyle “Melüke”, ailenin en alengirli üyesi! Ziraat mühendisi kızımız ablasının evinde yaşarken bir yandan kopuk Gündüz (Bartu Küçükçağlayan) ve aklı bir karış havada Yıldız (Tuğba Çom) ile uğraşmaktadır. Yaş farkının az olmasından ötürü yeğenleriyle bir çeşit abla-kardeş ilişkisi kuran karakter gayet bilinçli, sınıflardan haberdar, çevreye duyarlı ve hepsinden önemlisi televizyonun sahte atmosferine uyum sağlayacak esneklikte… Bir bölümde bahçeye çiçek ekerken bir başka bölümde arkadaşlarını örgütleyip çevreyi temizliyor, hayvan haklarından doğal yaşamın korunmasına değin eylemden eyleme koşabiliyor ve tüm bunların toplamında çağdaş Sıdıkalığın üçü bir arada formülünü uyguluyor: Aktivist, popülist ve aileden.

Melike’yi Sıdıka ile örtüştüren unsurlar saymakla bitmez. Safiye-Sıdıka Saka inatlaşmasına aynı ölçüde şahit olmuyoruz fakat bu Safiye de kızı Yıldız’a eziyet ediyor ve kız kardeşinin aykırı konumuyla pek barışık değil. Sıdıka’daki abi ve baba karakterleri de Yüksel ailesinde temsil ediliyor. Mahalle serserisi kontenjanından Gündüz işsiz güçsüzlüğü, iletişim kurma özrü ve saldırganlığı ile yer yer Samim Saka’yı anımsatıyor. Her ikisi de bıçkın ve maçolar. Vurdu mu oturtur, yan bakanın gözünü oyarlar icabında! Hani Samim nispeten düzene kaymış, karate kursuna falan gidiyor; Gündüz tam anlamıyla tekinsiz bir tip… Ancak Yaşar Yüksel’in Zekeriya Saka’dan belli başlıklarda ayrıldığını söylemeliyiz. Yaşar kendini bir “Anadolu erkeği” şeklinde tanımlayıp namusuna düşkünlüğüyle öne çıksa dahi öncülüne göre güler yüzlü, anlayışlı; şefkatli bir “ar damarı” var. Damarına basılmadıkça pençelerini çıkarmıyor. Tabii bağımlı bir pozisyonda bulunduğunu belirtmek lazım. Zekeriya Saka orta halli fakat geçimi için kimsenin ağız kokusunu çekmeyen, hırsa kapılmayan, durduk yere iş çıkarmayan bir adam. Yaşar için ise “tam tersi” diyebiliriz. Gecekondu mahallesinde kendi halinde yaşarken bir anda, patronun hovarda oğlunu cezalandırmasıyla sakinlerinin çoğu sonradan görme Jet Set konaklarına taşınıyor; böylece hem iş yerinde hem sosyal yaşamında Özpamuk Ailesi’nin boyunduruğuna giriyor.

Jet Sosyete’de komedi dozu Sıdıka’dan yüksek, dolayısıyla politik bakımdan yoğunluk taşımıyor. Ayrıca öykünün birkaç noktadan açıldığını ve Sıdıka temasının öne çıkmadığını hatta zaman içinde yavan bir zengin-fakir aşkına daraldığını görüyoruz. Çatışma daha ziyade eşler arasında geçiyor. Yüksel ile Özpamuk’un erkekleri iş yerinde, kadınları ise komşulukta tatlı bir rekabet ve çoğu zaman iş birliği halindeler. Gündüz’ün “kutu bebeği” diye hitap ettiği bir zengin kıza (Alara-Ecem Uzun) abayı yakması, Melike’nin şımarık Ozan (Sarp Apak) ile aşk hayatı anlatıdaki politik söylemi geriletiyor ve aslında sosyalleşen, yaşantısını değiştirip yeni bir muhite (Jet Sosyete’ye) giren Yüksel’ler, Saka Ailesi’nin yirmi yıl sonrasına projeksiyon tutsa bile bu çizgide kalınmıyor.

DAR GELİRLİNİN CİNSELLİĞİ

Sıdıka’da cinsellik sözel bir şiddete, kelime oyunlarına yüklenirken karşı cinsle ilişkinin ikinci plana atılması eziyetin ve ona direnişin altını çiziyordu. Jet Sosyete öyle değil, Yaşar ile Safiye gül gibi geçinip gidiyorlar. Safiye evlilikte baskın taraf… Daha önemlisi evde herkesin gönül ilişkisi var. Bu durum Sıdıka’nın cinsel özgürlük çağrısını boşa düşürürken “ev kızı/ev hanımı” sınırlarına güncel yorumlar katıyor. Yıldız babadan saklı bir ilişki sürdürüyor, Melike patronun oğlu, zengin ve şımarık Ozan’la çıkmaya başlıyor. Aslen bu yasağın çok önceleri, örneğin Sıdıka’daki baba rolünde yıldızlaşan Ali Erkazan’ın başka bir babayı (Tornacı Mehmet Usta) canlandırdığı En Son Babalar Duyar’da (2002) delindiğini öne sürebiliriz.

Anlatıda durumdan olaya, monologdan ya da özgün diyalogdan kalabalık ilişkilere geçildikçe güldürünün güçlenip apolitik tercihlerin öne çıktığını görüyoruz. Başka bir deyişle 2000’lerle beraber dış siyasete burnunu sokacak kızı bastıran, dizi yerine tartışmasız kızını döven aile profilinin yerini yeniden geleneksel Yeşilçam ailesine (gerektiği kadar sevimli, gerektiği kadar huysuz) bıraktığı anlaşılıyor. Böylelikle Sıdıka’nın Yeşilçam’dan ayrılarak güncel muhalif mizaha yaslandığı noktalar ortadan kalkıyor. Oysa diğer yandan Melike’nin Ozan’a ilgi duyması, “mahallenin lümpeniyle ilişki kurma” pratiğinin sürdüğünü gösteriyor. Ozan da Kenar gibi serseri, çapkın ve lümpen bir tip… Yoksul mahalleden türemiş Kenar ve Gündüz ile ayrı dünyaların lümpenleri! Melike sosyetenin yaşam alanına taşındığında bu kez oranın lümpenince göze kestiriliyor.

Bu ortaklık ve başkalıklardan sonra iki ehlileştirme çabasından söz etmek istiyorum. Birincisi; Sıdıka’yı çağrıştıran Melike karakteri üniversite mezunudur yani Atalay’ın eserindeki ideal gerçekleşmiş, bu kız çocuğu namus belası yahut erken evlendirme sevdasından çekmeyip okumuştur. Ancak gelinen nokta pek parlak sayılmaz. Dışarıdan bakıldığında en bariz özelliği olan “evde kalmışlığını” aydınlanmanın gururuyla taşıyan ve Yeşilçamvari “istemem yan cebime koy” bakışı doğrultusunda bir yaşam süren Melike (gire gire) yine bir zibidinin koluna girmiştir. Bu tutum Sıdıka’nın isyanını dindirmektedir. Süt limandır ortalık… İkinci ehlileşme aile düzeyinde çıkar karşımıza. Yüksel Ailesi kenar mahalleden çıkmış lakin kopmamış, ilişkisini sürdürüp oranın sosyal yaşamını aşağılayabilecek fırsat yakalamıştır.

Talip (Şahin Irmak) ve annesi Şennur, Yüksel Ailesi’nin geride bıraktığı yaşamın karşılığıdır. Hesapçı, cimri ve kıskançtırlar, kriz anlarında duygularını öne çıkardıklarından büyük şehre adapte olamama (gettoya tıkılı kalma) halini sergilerler. Yüksel Ailesi’nin üyeleri dün ötekiyken bugün ötekileştirene dönüşmüştür. Aile yeni ortamına uyum sağlamak için canını dişine takar. Yaşar her ne kadar doğasını/özünü koruyor pozları takınsa da hayaller ve imkânlar tatlıdır! Talip ve Şennur da zamanla Yıldız vasıtasıyla eş-gelin kontenjanından Jet Set konaklarına yerleşir, amiyane tabirle kapağı atar fakat alaydan sosyetedirler, adap bilmez, kriz yönetemezler; şark kurnazlığıyla yaklaşmaktadırlar her olaya. Talip yalnız bugününü düşünürken Şennur sürekli yarına yatırım yapar; oysa sosyetede Talip’i gündelik çıkarlarının kölesi olmakla, Şennur’u yaşamdan tat almamakla suçlayacak, ironik bir biçimde kefenin cebi olmadığını hatırlatacak bir edepten bahsedemez miyiz? Bu anlatıda komik yönleriyle işlenen sosyete biliriz ki kimseyi arasına almak istemez, ona girmeye çalışanların yüzsüzlüğü ve uygunsuzluğu sırıtır. Zira bu sosyetenin niyeti üzüm yemek yerine bağcıyı dövmektir; ki Yüksel Ailesi’ni Saka Ailesi’nden ayıracak ölçüt ne kadar dayak yediği, sopanın önünde ne kadar eğildiğidir. Jet Sosyete’nin Sıdıka’sı Melike, Sıdıkalığın günümüzde matah bir yere varmadığını, dizinin gidişatı da Yaşar ve Safiye özelinde geleneksel aile karikatürünün çözülüp fırsatçılığa ve kariyerizme battığını göstermektedir.

SIDIKANIN RUH İKİZİ AYLA KARACA: GÜNLÜKLERDEN AYNALARA, BARIŞIK VE KAVGALI…

Ana akım medyada Sıdıkalık hali en hafif deyişle bir sömürü konusu, seyirciyi yemleme yöntemi… 90’larda dönemin siyasi atmosferini solutan, sosyal ilişkilerini yansıtan anlatı, günümüzde sivriliğini ve onu var eden diğer deyişle “tutmasını sağlayan” nitelikleri yitirmiş, “fazlalıklarını” atmıştır. Ana akımda özgünlüğe bir kez izin verilir diyebiliriz! Dolayısıyla Sıdıka’nın “Sıdıka olarak”, taklit düzeyinde sürmesi dahi neredeyse olanaksızdır. Nasıl ki “Hababam Sınıfı” serileri eserin yazıldığı yıllardan (Rıfat Ilgaz, 1957) çok çekildikleri dönemin izini taşıyorlarsa, Sıdıka gibi sivri tiplemeleri de ana akım gösterinin evcilleştirme-ehlileştirme programına dahil olurlar ve bir anlamda rehabilite edilip seyirciyle doğduğu gerekçelerden soyutlanarak yavan bir bağ kurarlar. Sıdıka veya Sıdıka benzeri özgün ve sivri tiplerin, yahut o tipleri yaratan söylenecek sözlerin ticari kaygı güdülmeyen anlatılarda yeniden karşımıza çıkması mümkündür. İlginç olan bu anlatıların öncülüne hem benzeyip hem kendi özgünlüğünü yaratabilmesidir. İnternette, bir video paylaşım sitesinde, Youtube’da tesadüfen karşılaştığım bir kanal da Sıdıka’nın güncel yorumunu ifade ederken yaklaşık çeyrek yüzyılda yaşanan değişimi özgün söyleyişine yontuyor. Hayali karakter Ayla Karaca’dan bahsediyorum.(3) 2015 ve 2017 yıllarında iki sezon yayınlanmış. Oyuncu Ezgi Ay’ın hayat verdiği, jeneriğinden bir senaryo ekibi tarafından yazıldığı anlaşılan Karaca, kısa skeçlerin kahramanı… Ortalama üç-dört dakika süren videolar belli temalar etrafında geziniyor. Bu temalara ve Karaca’nın bakışına geleceğim ama öncelikle karakteri biraz açmak gerekiyor.

Kim bu Ayla Karaca? Muhtemelen önüne düşünce tesadüfen izleyenler yahut bağlantısı paylaşılan eş dost dışında dikkat çekmeyen bir “söylenecek söz” projesi. Bu bakımdan gerçek bir çaba… Bir karakter yaratma çabası… Karaca, üniversite mezunu, ev kızı, Türk Dili Edebiyatı bitirmiş. Atama bekliyor, belli ki formasyon almış. Bu yönüyle Jet Sosyete’deki Melike’ye benzer şekilde ideale ulaştığı anlaşılıyor ve orada olduğu gibi okumanın fayda etmediği koşulları aktarıyor. Karaca, Sıdıka’nın karakteristik özelliklerine ise hayli yakın. Onun gibi kendini beğenmiş, ukala, cinselliğe/kadınlığını yaşamaya aç, sivri dilli ve belki de gündelik ilişkilerinde kabul edilmek için saldırgan… Doğrusu bu bakımdan çoğu zaman savunma yapan, hatta baba gibi güçlü rakipleri karşısında kalesine kapanan Sıdıka’dan daha ofansif oynadığını söyleyebiliriz. Elbet diğer yandan onun kadar baskı görmüyor ve mağdur olmuyor. Ancak Karaca’nın Sıdıka’dan temel farkı ondan çok daha yalnız olması. Karaca’daki yalnızlık çatışmayı da zayıflatıyor. Anne, baba, abi, eski sevgili… Parkta bahçede oturanlar, buluşulmuş arkadaşlar… Hepsi varlar fakat aslında yoklar. Skeçlerin bir kısmında bu karakterleri görmüyor, duymuyoruz; bazen sırttan çekimlerle sadece “gölgeleri” ile var oluyorlar. Yüzleri açıkça görüldüğünde dahi altyazı ile konuşmaya zorlandıklarından edilgin tarafta kalıyorlar. Bu durum Ayla Karaca’nın konuşkanlığı ve sürekli hücum anlayışıyla Sıdıka’yı da geride bıraktığı didaktik bir üslup doğuruyor ve Karaca’dan başka haklıya şahit olamıyoruz. Aşırıya kaçan haklılık hali gevezelikle birleşince bir süre sonra yormaya başlıyor. Tabi Karaca kalabalıklar içinde yalnız, haksızlar arasında haklı ve dünyaya “öğretmeye, had bildirmeye” gelmiş bir süper kahraman olduğundan bu handikabın üzerine pek gitmemiş.

Ayla Karaca’da Sıdıka’dan farklı olarak anne karakterinin derinleşmediği görülüyor. Bir Safiye Saka’dan veya güncel yorumu biçiminde andığımız bir Safiye Yüksel’den söz açamayız. Karaca yalnız bir karakter olduğundan aile içinde de yalnız. Abisini hedef alıyor, anne babaya ucundan kıyısından değiniyor fakat her fırsatta soluğu dışarıda alıyor ve aileden uzak durma kaygısı öne çıkıyor.

‘ABİSİ ERGEN, BABASI VERGİ MÜFETTİŞİ YAZAR MI OLUR?’ OLSA OLSA SIDIKA OLUR!

Şimdi benzerliklerin üzerine birlikte eğilelim. Öncelikle her iki karakter de aklıyla baskın kadın kompozisyonu… Karaca, bu baskınlığı bir parça fiziki alana taşıyor. Oyunun baş kahramanı değil tek kahramanı. Hal böyle olunca gevezeliği dizginlenemiyor. Sahne onun keyfine bağlı, bir konuda içini yeterince döktüyse bitiyor hakeza skecin tamamı Karaca’nın sözleri tükenince sona eriyor. Sıdıka da olaylara yorumunu işlevsel kılmış bir karakter ve dizide öykü tutarlılığı olmasından hareketle birçok farklı ilişki dönse dahi oyun bir noktadan sonra Sıdıka’nın bölüm mesajına hizmet ediyor. Klasik anlatıdaki “giriş-gelişme-sonuç” düzlemine göre değerlendirirsek, Sıdıka’nın başına gelen bölüm sıkıntısı ilkin tanıtılıyor, devamında çatışma sergileniyor ve finalde çözümleniyor. Günlük yazımı ise mesajın verilmesiyle bitiyor. Ayla Karaca da skeçteki sorunu çözüp esprisini bağladığında bölüm sona eriyor.

İkinci benzerlik agresif konuşma, kelime oyunları ve iğnelemeler. Sözün şiddeti biçiminde yorumlayabiliriz. Sıdıka’da daha oyunbaz ve yükte hafif, pahada ağır bir iletişim tarzı var. Bunda demin bahsettiğimiz anlatı olgunluğunun payı büyük. Karaca’da ise vurgulara, hızlı ve yorucu konuşmaya dayalı yükte ağır, kulak tırmalayan hatta kafaya kafaya vuran bir tarz söz konusu.

Üçüncü benzerlik, her iki karakterin de sataşarak var olması. Sıdıka savunma ağırlıklı bir karakter ancak boş kaldı mı saracak bir dert, çatacak bir kimse buluyor. Çatışmayı başlatan taraf da çoğunlukla o oluyor. Ayla Karaca ise devamlı birilerine askıntı oluyor. Sahilde oturan bir çifte dadanıyor mesela; spor salonunda, pastanede, yolda izde artık nerede görürse yakışıklı erkekleri tavlamaya çalışıyor. Buna karşın fotoğraf sergisi gezerken yanına gelen sanatçıyı sırf yanına geldiği için ırz düşmanlığıyla suçluyor, iş başvurusunda kendine asılanları pişman ediyor yahut sevgilisiyle buluşacak arkadaşına feminist propaganda yapıyor. Hatta daha ileri gidip kendisini arayan telefon sapığına girişken olmasını öğütlüyor. Tüm bunlardan hareketle Karaca’nın Sıdıka gibi öznelliğini bulduğu ancak yaşayamadığı anlaşılıyor. Kazanılan fakat kullanılamayan bir hak.

Bir diğer benzerlik aile içindeki kurak yaşam. Aileden başlayalım. Sevgili Günlük başlığı taşıyan bölümde “abisi ergen, babası vergi müfettişi yazar mı olur?” diye yakınıyor kahramanımız. Abinin ergenliği, babanın ilgisizliği Sıdıka ile örtüşüyor. Sıdıka’da Abi Samim ergenin önde gideniydi, baba Zekeriya ise emlakçıydı. Emlakçılık, vergi müfettişliği gibi meslekleri evden kopukluk ve birey olamayışın alameti biçiminde yorumlayabiliriz. Kamuda devletin teftişi anlamındaki müfettişliğin aksine bizzat bireysel teşebbüs olan emlakçılık dahi devamlı bir şeyleri pazarlamanın yol açtığı yabancılaşmayı ortaya koyarak öznelliği yakalamayı engelliyor. Sıdıka ve Karaca, babadan yana şanssız büyümüşler. Bir örnekle açıklarsak, Baba ve Kızı başlıklı bölümde babanın dizine uzanan Ayla, çocuk kalmış tarafına yakışır bir ısrarla “lunaparka gidelim” diye tutturuyor. Baba ile zayıf iletişimin Sıdıka’da olduğu gibi Ayla Karaca’da da sürdüğünü görüyoruz. Nedir ki Karaca Sıdıka kadar evcil ve “cahil” değil, okumuş etmiş fakat günün sonunda o da fasulye ayıklıyor yahut o da Sıdıka gibi televizyon izliyor. Bilinç düzeyiyle çelişen bu tutum her iki karakterde gözleniyor.

Öte yandan Sıdıka ile Ayla Karaca sekter bir tutum alıyorlar karşı cinse, pragmatist ve kabalar. Kendi cinselliğini yaşamaya dönük açlık ve karşı cinsi küçümseyen bir uzlaşmazlık… Her ikisinin de cinselliği sözden öteye götürememesi hayli ilginç, aynı zamanda aile kızı olmalarının, sınırı aşmamalarının kanıtı. Özünde bu iki karakterin son derece kibirli, bilinç düzeyleri yüksek, kendilerini aile ve yakın çevre ilişkilerinden temizlemeye çalışan fakat içten içe kabuklarını benimsemiş diğer bir deyişle o kabukları zorlayarak anlam bulmuş, amaç edinmiş tipler olduğunu saptıyoruz.

VARLIĞI KAMYON KASALARINDA BUHARLAŞAN, HAYALİ PENCERE KENARINA TAKILI KALAN SIDIKA

Sıdıka’nın öyküsünü 70’lerde ve 12 Eylül sonrasında farklı karakterlerin ağızlarından dinleyebiliriz. Yoksul mahalleden sille tokat kovulunca şöhret basamaklarını teker teker çıkan İffet, cinselliğini doyasıya yaşayan Sıdıka’dır! O çözümü erkeklere savaş açmakta bulmuştur. Ahmet Kaya’nın kenar mahalle dilberi Nebahat, “evi Sağmalcılar’da, altı kardeş bir ana bir de kötürüm baba” yaşayıp gider. Onun bir benzerine de Zeki Demirkubuz’un “Kader” filminde rast geliriz. Kabahati kendinde bulmuş, erkeklere teslim olmuştur. Sıdıka ise “camda duran çiçeklerin arasında dünyayı deli aklına takmış”, bu yüzden her geçen gün kısıtlandığını hissetmiş, günler ayları, aylar yılları kovalamıştır. Sıdıka ne İffet gibi “yükselmiş” ne Nebahat gibi “alçalmış”tır. Pencere kenarında yaşayıp kültürün tozuna karışmış, hayalleri hayaletinde cisimleşmiştir!

Ancak biz bugün çağdaşlarını hissediyoruz Sıdıka’nın ve günümüzde okumuş haliyle dahi özgür kalamayışına kah ana akım kah alternatif anlatıda örnekler üzerinden tanık olurken esaretinin sınıfsal koşullara bağlandığı bir kez daha kavrıyoruz. Bir kez daha kavrıyoruz; Sıdıka’yı, evcil örneği Melike’yi ve vahşi örneği Ayla Karaca’yı erkek tanrılardan bilgi çalan dişi Prometheus’lara çeviren, görünmez zincirlere vurup ciğerlerini hödüklere didiklettiren asli unsur sosyal bir kuraklıktan ve diplomasızlıktan öte dar gelirlinin kamyon kasalarına mahkumiyeti…

  1. Ali Şimşek, Yeni Orta Sınıf “Sinik Stratejiler”, Tekin Yayınevi, 2020
  2. http://m.radikal.com.tr/yazarlar/mine_g_kirikkanat/halkimiz_egleniyor-753082
  3. https://www.youtube.com/channel/UCO3z8k1cLAu4ZlF-l6uowhg

*Atilla Atalay, Sıdıka, Telos Yayıncılık, 1994

**Can Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri, İletişim Yayınları, 1992

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP
rk
rk

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.